"Komşunun oğlu da geç konuşmuştu, sonra açıldı." Bu cümleyi muayenehanemde neredeyse her hafta duyuyorum. Genelde söyleyen anne değil, etraftaki herkes; anne ise gece yatağında telefonuna "2 yaşında konuşmayan çocuk normal mi" yazıp duran kişi oluyor. O içteki huzursuzluğu küçümsemeyelim. Çoğu zaman haklı bir sezgidir.
Gelişim tek bir çizgide ilerlemiyor; aynı anda beş ayrı koldan akıyor. Çocuğun yürümesi, koşması, tırmanması kaba motor; kalem tutması, kaşık kullanması, küçük parçaları kavraması ince motor; kelimeler ve cümleler dil; oyun kurması, sıra beklemesi, paylaşması sosyal; kendi yemesi, giyinmesi, tuvaleti ise özbakım alanı. Bir çocuğun bir alanda biraz geriden gelmesi tek başına alarm değil. Asıl dikkat ettiğim şey, birkaç alanın aynı anda geride kalması ya da bir zamanlar yapabildiği bir şeyi artık yapmaması.
"Normal aralık" ne kadar geniş, nerede daralıyor?
Önce rahatlatıcı kısım. Yürüme için "normal" dediğimiz pencere oldukça geniştir; bebeklerin çoğu 12 ile 18 ay arasında bağımsız yürümeye başlar. Yani 13 aylık komşu çocuğu yürürken sizinki 15 ayında tutunarak ayağa kalkıyorsa, bu ikisi de aynı normalin içinde. Aynı şekilde parmak ucunda yürüme 2 yaşına kadar sık görülür ve genelde kendiliğinden geçer; hatta çift taraflı tipin yaklaşık üçte biri ailesel olup üç yaşından önce düzelir.
Peki bu pencere nerede kapanıyor? 18 ayını doldurmuş, hâlâ yürümeyen ve emekleme, tutunarak ayağa kalkma gibi ara basamakları da göstermeyen bir çocuk değerlendirilmeli. Parmak ucu yürüme 2 yaşından sonra ısrarla sürüyorsa, tek ayakta belirginse, yanında sık düşme varsa bu artık "bekleyelim geçer" demenin uygun olmadığı bir tablodur.
Konuşma: hangi rakamlar gerçekten anlamlı?
Dil tarafında ebeveynlerin en çok takıldığı yer bu. Net eşikler vereyim, çünkü "az konuşuyor" herkese göre değişen bir şey, sayılar değişmiyor. 12 ayında hiç anlamlı kelimenin olmaması, 18 ayında kelime dağarcığının 10'un altında kalması, 24 ayında ise 50 kelimenin altında olması ve "baba gel", "su iç" gibi iki kelimeyi yan yana getirememesi; bunlar dil ve konuşma terapisti değerlendirmesini gündeme getiren işaretlerdir.
Burada en çok karşılaştığım itiraz: "Erkek çocuklar geç konuşur, sizinki de açılır." Bu inanç o kadar yaygın ki gerçek bir gecikmeyi aylarca gölgeleyebiliyor. Cinsiyet, bir çocuğun klinik eşiklerin altında kalmasını görmezden gelmek için geçerli bir gerekçe değil. Geç konuşan çocukların yaklaşık yüzde 70'i üç yaşına kadar yaşıtlarını gerçekten yakalıyor; sorun şu ki hangi çocuğun o yüzde 70'te olacağını önceden kimse bilemiyor. "Bekle gör" bazı çocuklarda işe yarar ama herkese uygulanabilecek güvenli bir kural değildir; çünkü beklediğiniz o süre, beynin en hızlı öğrendiği dönemden çalınan zamandır.
Konuşmadan öteye: sosyal işaretlere de bakın
Konuşma gecikmesini tek başına otizmle eşitlemek doğru değil; çoğu geç konuşan çocukta otizm yoktur. Ama dile bakarken sadece kelime saymıyorum, çocuğun iletişim kurma biçimine de bakıyorum. Şu sahneler bende soru işareti bırakır: adıyla seslenildiğinde dönüp bakmayan, ama televizyonun jeneriği başlayınca hemen tepki veren çocuk; uzaktaki uçağı parmağıyla gösterip annesinin yüzüne "sen de gördün mü?" der gibi bakmayan çocuk. Birincisi işitme değil, sosyal dikkatle ilgili olabilir; ikincisi ise ortak dikkat dediğimiz, dilin temelini oluşturan becerinin eksikliğine işaret edebilir.
Otizmin erken işaretleri genelde 12-18 ayda belirir: isme tepkisizlik, sınırlı veya hiç göz teması, işaret etmeme, taklit ve jest gibi sözsüz iletişimin zayıflığı, tekrarlayıcı hareketler. Bunlar tek tek değil, bir örüntü halinde göründüğünde anlam kazanır.
Bir konuda lütfen beklemeyin: kazanılmış bir becerinin kaybı. Konuşmaya başlamışken birkaç ay içinde kullandığı kelimeleri bırakan, göz temasını azaltan bir çocuk, "her şey yolunda gidiyordu" cümlesine rağmen vakit kaybetmeden değerlendirilmeli. Geriye gidiş (regresyon), beklemenin asla doğru olmadığı bir durumdur.
Ya gecikme dilde değil de ellerde, masada görünüyorsa?
Her gecikme konuşmayla ilgili değil. Bazı çocuklar akıcı konuşur ama eli onları ele verir. Kalemi yumruk gibi avuçlayan, birkaç dakika boyadıktan sonra eli yorulup "sıkıldım" deyip masadan kalkan 4-5 yaşındaki çocuğu sık görüyorum. Ya da anaokulunda makasla kâğıt kesme sırası gelince donup kalan, bir eliyle kâğıdı çevirmeyi diğer eliyle kesmeyle koordine edemeyen çocuğu. Bunlar düğme ilikleme, fermuar çekme, küçük nesneleri kavrama gibi günlük işlerde de zorlanır ve kalem-makas gerektiren her şeyden kaçınır.
Buradaki en büyük yanılgı şu: "Çocuk zeki aslında, sadece tembel ya da inatçı, o yüzden yapmıyor." Oysa ince motor güçlük, duyusal hassasiyet ya da hareketi planlama zorluğu çoğu zaman dışarıdan tam olarak "yapmak istememe" gibi görünür. Çocuk yapamadığı için kaçınır, kaçındığı için de hiç pratik yapamaz. Pediatrik ergoterapi kimler için derseniz, tam da bu noktada devreye giren bir alandır: ince ve kaba motor, duyu işlemleme, görsel-motor koordinasyon ve özbakım becerilerini, çocuğun "işi" olan oyun üzerinden çalışır.
Duyusal taraf: etiketten ağlayan, sadece çıtır yiyen çocuk
Bazı çocukların derdi ne dil ne kasları; dünyadan gelen sinyalleri düzenlemekte zorlanmaları. Kıyafetin dikişinden, etiketinden rahatsız olup ağlayan, çorabın dikişi "tam oturana" kadar ayakkabı giymeyi reddeden çocuk; ya da sadece beyaz-sarı, kuru ve çıtır şeyleri (makarna, kraker, patates) yiyen, sebze veya sulu-pütürlü bir lokma ağzına değdiğinde öğüren çocuk. Bu ikincisi sıradan seçicilik değil; seçici yeme ile duyusal hassasiyet sık sık birlikte yürür ve çocuk belli koku, tat ve kıvamı tolere edemediği için o yiyeceği tümden eler.
Salıncaktan, ayakların yerden kesildiği oyunlardan aşırı korkan ya da tam tersine bir an durmadan zıplayan, dönen, çarpan; kucağa alınmaktan kaçınan ya da sürekli sıkıca sarılmak isteyen çocuklar da bu duyusal çerçevenin içindedir. Bebeklerde gelişim sürecinde bu sinyalleri erken tanımak, sonradan "huysuz çocuk" etiketinin önüne geçer.
"Gelişim testi yaptırsam çocuğa etiket mi yapışır?"
Bu korkuyu çok duyuyorum, o yüzden net olayım: Denver II, AGTE ve M-CHAT gibi araçlar tanı koymaz. Bunlar risk taramasıdır; çocuğun ileri bir değerlendirmeye ihtiyacı olup olmadığını gösterirler, bir kutucuğa koymazlar. Denver II, 0-6 yaş çocuğu dört alanda (kişisel-sosyal, ince motor, dil, kaba motor) tarar ve yaşına göre nerede olduğunu söyler. AGTE anne beyanına dayalı 154 maddelik bir envanterdir ve çocuğun gelişimsel yaşını ay olarak verir. M-CHAT ise 18-36 ay arası otizm riskini tarayan, ebeveynin 10-15 dakikada doldurduğu kısa bir ölçektir.
Yani bir değerlendirme yaptırmak teşhis ya da damga değil. Çoğu zaman size "her şey yolunda" güvencesini verir; gerçekten bir şey varsa da en değerli zamanı, yani erken müdahale penceresini kazandırır. Çünkü beyin gelişimi ve nöroplastisite 0-3 yaşta en yoğundur; üç yaşından önce başlayan müdahaleler daha geç başlayanlara kıyasla belirgin biçimde daha iyi sonuç verir. Bu, panik yapmak için değil, sadece beklemeye karşı temkinli olmak için bir gerekçedir.
Peki ben şimdi ne yapayım?
Doktorunuz "bekleyelim, geçer" demiş ama içiniz hâlâ rahat değilse, o sezgi değerlidir. İkinci bir göz istemek, anne olarak fazla evhamlı olduğunuz anlamına gelmez. Çocuğun hangi alanda zorlandığına göre yol değişir: dil ağırlıklıysa dil ve konuşma terapisti, motor-duyusal-özbakım ağırlıklıysa ergoterapi, genel bir resim için çocuk gelişimi değerlendirmesi öne çıkar. Ama hepsinin başlangıcı aynı: çocuğu bütün olarak gören bir değerlendirme.
Antalya'da Muratpaşa, Konyaaltı, Kepez ve Lara'dan gelen ailelerle çalışıyorum. Çocuğunuzun konuşması, yürümesi, eli ya da yemesiyle ilgili içinizde sürekli dönüp duran bir soru varsa, onu aylarca taşımak yerine bir gelişimsel değerlendirme için bana ulaşmaktan çekinmeyin. Çoğu zaman vereceğimiz cevap sizi rahatlatır; gerektiğinde de erken davranmış oluruz. İkisi de kazançtır.